21 Eylül 2012 Cuma

Kronik Deja vü, Aptallık ve Korkaklık Yoluyla Bulaşan Bir Hastalıktır

Hayatını kaybeden askerler, haksızca yargılanan insanlar, şiddete uğrayan kadın ve çocuklarla dolu
bir haftayı daha geride bıraktık. Aslında bir önceki haftaya benziyordu. Ve ondan öncekine, ve ondan da öncekine... Toplumsal ve bireysel hayatlarımız sonu gelmeyen bir deja vü döngüsüne girmiş gibi.

Acı olan başka birşey ise, günlerimizin sırf birbirine değil, başkalarının yaşadığı günlere de benzemesi. Ama şimdi değil, çok daha önce... 

V for Vendetta'nın ilk basımında yer alan önsözde, yazar Alan Moore'un
eserine ilham veren baskıcı Thatcher rejimi hakkında diyor ki:

"Şu an yıl 1988. Margaret Thatcher görevinde üçüncü döneme giriyor ve muhafazakar
liderliğini kendinden emin bir şekilde ve kesintiye uğramadan bir sonraki yüzyıla
taşıyacağından bahsediyor. Küçük kızım yedi yaşında ve gazeteler AIDS'li insanlar için
toplama kampları oluşturulması fikrini yazıyorlar. Yeni çevik kuvvet polisi siyah
başlıklar takıyor, atları da öyle ve minibüslerinin üzerinde dönebilen kameralar var.
Hükümet eşcinselliği ortadan kaldırma arzularını dile getirdi, üstü kapalı bir beyan olsa bile.
Bir sonraki hedefleri konusunda insanın aklına türlü şeyler geliyorÖnümüzdeki iki yıl içinde
ailemi alıp bu ülkeden ayrılmayı düşünüyorum. Burası soğuk, kötü huylu bir yer ve artık
buradan hoşlanmıyorum."

Zaman ve mekan farklılığının getirdiği kaçınılmaz farklılıklara rağmen, hikaye sırf özünde
değil birçok detayında aynı. Üzücü olan bir başka şey de, 80'li yılların entellektüel
birikimi ve demokrasi bilinciyle dahi kabul edilemez olan şeyleri bugün, burada yaşıyor olmamız.

Tarihsel olarak, şu an AIDS'in patlama yaptığı 80'lerde değiliz, ama hastalık bugün ortaya çıkıyor
olsaydı iktidarın aynı yukardaki gibi bir yaklaşımı olacağını iddia etmek mümkün. İçkili mekanlara,
kadınla erkeğin yanyana gelmesine bile dayanamıyorlar. Apartman dairesinde yanarak ölen gençler için
"ama çöpte içki şişeleri vardı" "üstleri çıplaktı" -ki değildi- dendiğini duyduk. Yani "ölebilir
insan" diye bir etiketleme mekanizmaları halihazırda mevcut. Hal böyleyken eşcinseller, fahişeler
ve uyuşturucu bağımlıları arasında patlayan bir zührevi salgın mı? Aman aman...

Ayrıca, 30 yıl öncesiyle karşılaştırdığımı tekrar vurgulamak isterim. Bu insanın zihinsel evrimi için çok
uzun bir zaman. Bizim şu an 30 yıl önce bile kabul eidlemez olan sorunları yaşamıyor  olmamız gerekirdi.

Ama kronik deja vü, aptallık ve korkaklık yoluyla bulaşan bir hastalıktır,
o yüzden de kökünün kazınması zordur.

20 Temmuz 2012 Cuma

İşleneceğini herkesin bildiği cinayetler

13 Mart 2012

Gabriel Garcia Marquez'in dilimize Kırmızı Pazartesi diye çevrilen romanının orijinal adı Cronica de Una Muerte Anunciada - Duyurulmuş Bir Cinayetin Hikayesi'dir.
İşleneceğini herkesin bildiği ama kimsenin mani olmadığı bir namus cinayetini anlatır.

Sivas'da katledilenlerin de, o gün orada öleceğini herkes biliyordu. Saatler ve saatler boyunca yardıma gitmeyenler de, ölecek olanlar da, öldürecek olanlar da.
Bugün serbest kalacaklarını da herkes biliyordu. Çünkü bugün serbest kalmaları bağımsız ve rastgele bir olay değil başından beri kendi mecraında akan bir sürecin sonucuydu.

Önceden bilinen ölümlerin ülkesinde yaşıyoruz. Çadırda yanan işçileri, depremde binaların altında ezilenleri, teröristlerin şehit ettiği askerleri, gericilerin kurşunladığı gazetecileri, hepsini önceden biliyoruz.Namus cinayetlerini de biliyoruz, aile içi şiddet kurbanlarını da.

Bu düzeni değiştirmiyoruz. Kendimizi öldürtüyoruz, kendimize tecavüz ettirtiyoruz. Ölen de öldürten de kendimiziz. Yanına bıraktıran da kendimiziz.

İsmet Özel'in yazdığı gibi:
"Yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan

yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor"

Çağırış(ım)

6 Ağustos 2011

Bazı insanların beyni bir çağrışım motoru olarak çalışır..

Bi dakka bi dakka girişi böyle yapmam biraz artniyetli oldu. Belki çağrışım motoru
diye bi kavram yoktur. Belki kimsenin zihni öyle çalışmıyordur. Ama benimki öyle çalışıyor,
o yüzden kendi durumuma bilimsel geçerlilik ve itibar kazandırmak için, sanki bu bilinen
bir bilimsel fenomenmiş gibi lafa girdim.

İnsan beyninde güçlü bir çağrışım mekanizmasi vardir aslinda (valla var). Sesler,
renkler, simgeler, kokular. Özellikle koku epey ilginçtir çünkü yüksek duyulardan
biri olmamasına rağmen beyindeki anıları çok süper şekilde tetikleme kudreti
vardir. Parfümün Dansı romanını bana doğumgünümde hediye ederek bu bilgiyi öğrenmemi
sağlayan eski bi dostuma da el sallıyorum burdan..

Ben çok iyi koku almam, zaten burnumdaki deviasyon yüzünden zor nefes alıyorum. Kokusu da
eksik kalsın. Burnunuz iyi koku almayınca askerde rahat ediyorsunuz o bir avantaj, ama
çağrışım konusunda kokulardan fayda görmüyorum.

Gerek de yok zaten, çünkü başka herşeyi kullanıyor benim beynim. Herşeyi. İsimler,
görüntüler, sesler, yazılar, renkler, kelimeler.

Herşeyin resmen bir hikayesi, meali var. Herşey bir hikayenin paragrafı gibi ve eğer
hikayenin bütününden nefret ediyorsanız ikide birde o paragraflardan biriyle karşılaşmak
da hoş olmuyor.

Hatırlattıkları yüzünden doğup büyüdüğüm kentin belli köşelerine gitmemek... eğer benim
gibi sadece İstanbul'da yaşayan biri değil de bu şehri iliklerinde hisseden biriyseniz,
çok kötü... İcra yoluyla evinden atılmak gibi birşey. Sokaklar, semtler gitgide eksiliyor,
çünkü hep başka anılara ait oluyorlar. Adım atmak istemiyorsunuz. Boş sayfa gibi sokaklar
bulmak istiyorsunuz. Burası benim şehrim, sokaklarında özgürce gezebilmek istiyorum. Hatıralar
o sokaklara ipotek koymamış olsun istiyorum.

Bir semtten nefret etmek kötü. Bir restoran zincirinden, bir araba markasından, bir tatil beldesinden
nefret etmek. Onlar olmadan yaşamaya çalışmak. Git gide daha az harften oluşan bir alfabeyle yazmaya
çalışmak gibi. Sürekli daha az sokağı olan bir şehre taşınmak gibi.

Bir de şu internet şeysi var. Ekmek teknem olan telekomunikasyon teknolojisi, kafanı yastığın altına
sokup dünyaya sünger çekme imkanı vermiyor. Çünkü lanet facebook'a bakmak zorundasın,
lanet twitter'a bakmak zorundasın (aslında kesinlikle değilsin fakat iraden zayıfsa pratikte
zorundaymışsın gibi oluyor). Battaniyeyi kafana çekmişken bile 4 x 6 santim gibi bir cep telefonu ekranında
öyle bir simge beliriyor ki onun yaptığı çağrışım bütün hayatını kaplıyor bir anda. Oysa yatak odamda battaniyemin altında güvende değil miydim?

Sonunda oturma odama bir akvaryum koyup onun içinde yaşayacağım sanırım.

Egik Hayatlar, Paralel Evrenlere Karsi


30 Mayıs 2011

Fizikçi Hugh Everett'in teorisine göre,ayni anda sonsuz sayida
paralel evren mevcut olabilir. Varyasyon sayisi sonsuz ise,
olasiligi 0 olan bir olay bile gerceklesme sansi bulabilir.
Yani o evrenlerden birinde hersey tam da istediginiz gibi
sekillenmis olabilir.

Tabii su an o evrende olmamaniz  biraz kotu. Ama eger tam
olarak da o evrende oldugunuzu dusunuyorsaniz, mutlusunuz demektir.

Dusunmuyorsaniz da, sizin bir versiyonunuzun biryerlerde sizin adiniza o hayati
yasadigi ve onun da zaten aslinda siz oldugunuz fikriyle teselli bulabilirsiniz.

Dinlerin hemen hepsi bu dunyanin geciciligine vurgu yapar, aslolanin bu hayattan
sonra gelen sonsuz hayat oldugunu, bu hayatta yaptigimiz iyiliklerin ve kotuluklerin karsiligini orada alacagimizi söyler. Dinler bu sayede öne sürdükleri emir ve yasaklara uyulması için en az bir gerekçe yarattığı gibi, insanlara da çektikleri acılara karşı dayanma gücü verir. Sadece bu dusunceyle hayata tutunan cok insan var ve inanclarini paylasmiyorsaniz da inanclarindaki kararlılıktan dolayı saygınızı hakediyorlar.

Eğer bu olasılığa inanmıyorsanız, veya o kadar beklemek istemiyorsanız yahut "Bu hayatın gecici
olması illa berbat olmasını mı gerektiriyor" gibi Tanrı'nın cevaplamakta zorlanacağı bir şikayetiniz
varsa, dinin inananlarına verdiği dayanma gücünü paralel bir evrende hiç tanışmadığınız ama
mutlu olan bir "siz" in varlığında bulabilirsiniz.
 

Evet duruma gore bilim de kitlelerin afyonu olabiliyormus.