6 Ağustos 2011
Bazı insanların beyni bir çağrışım motoru olarak çalışır..
Bi dakka bi dakka girişi böyle yapmam biraz artniyetli oldu. Belki çağrışım motoru
diye bi kavram yoktur. Belki kimsenin zihni öyle çalışmıyordur. Ama benimki öyle çalışıyor,
o yüzden kendi durumuma bilimsel geçerlilik ve itibar kazandırmak için, sanki bu bilinen
bir bilimsel fenomenmiş gibi lafa girdim.
İnsan beyninde güçlü bir çağrışım mekanizmasi vardir aslinda (valla var). Sesler,
renkler, simgeler, kokular. Özellikle koku epey ilginçtir çünkü yüksek duyulardan
biri olmamasına rağmen beyindeki anıları çok süper şekilde tetikleme kudreti
vardir. Parfümün Dansı romanını bana doğumgünümde hediye ederek bu bilgiyi öğrenmemi
sağlayan eski bi dostuma da el sallıyorum burdan..
Ben çok iyi koku almam, zaten burnumdaki deviasyon yüzünden zor nefes alıyorum. Kokusu da
eksik kalsın. Burnunuz iyi koku almayınca askerde rahat ediyorsunuz o bir avantaj, ama
çağrışım konusunda kokulardan fayda görmüyorum.
Gerek de yok zaten, çünkü başka herşeyi kullanıyor benim beynim. Herşeyi. İsimler,
görüntüler, sesler, yazılar, renkler, kelimeler.
Herşeyin resmen bir hikayesi, meali var. Herşey bir hikayenin paragrafı gibi ve eğer
hikayenin bütününden nefret ediyorsanız ikide birde o paragraflardan biriyle karşılaşmak
da hoş olmuyor.
Hatırlattıkları yüzünden doğup büyüdüğüm kentin belli köşelerine gitmemek... eğer benim
gibi sadece İstanbul'da yaşayan biri değil de bu şehri iliklerinde hisseden biriyseniz,
çok kötü... İcra yoluyla evinden atılmak gibi birşey. Sokaklar, semtler gitgide eksiliyor,
çünkü hep başka anılara ait oluyorlar. Adım atmak istemiyorsunuz. Boş sayfa gibi sokaklar
bulmak istiyorsunuz. Burası benim şehrim, sokaklarında özgürce gezebilmek istiyorum. Hatıralar
o sokaklara ipotek koymamış olsun istiyorum.
Bir semtten nefret etmek kötü. Bir restoran zincirinden, bir araba markasından, bir tatil beldesinden
nefret etmek. Onlar olmadan yaşamaya çalışmak. Git gide daha az harften oluşan bir alfabeyle yazmaya
çalışmak gibi. Sürekli daha az sokağı olan bir şehre taşınmak gibi.
Bir de şu internet şeysi var. Ekmek teknem olan telekomunikasyon teknolojisi, kafanı yastığın altına
sokup dünyaya sünger çekme imkanı vermiyor. Çünkü lanet facebook'a bakmak zorundasın,
lanet twitter'a bakmak zorundasın (aslında kesinlikle değilsin fakat iraden zayıfsa pratikte
zorundaymışsın gibi oluyor). Battaniyeyi kafana çekmişken bile 4 x 6 santim gibi bir cep telefonu ekranında
öyle bir simge beliriyor ki onun yaptığı çağrışım bütün hayatını kaplıyor bir anda. Oysa yatak odamda battaniyemin altında güvende değil miydim?
Sonunda oturma odama bir akvaryum koyup onun içinde yaşayacağım sanırım.
Bazı insanların beyni bir çağrışım motoru olarak çalışır..
Bi dakka bi dakka girişi böyle yapmam biraz artniyetli oldu. Belki çağrışım motoru
diye bi kavram yoktur. Belki kimsenin zihni öyle çalışmıyordur. Ama benimki öyle çalışıyor,
o yüzden kendi durumuma bilimsel geçerlilik ve itibar kazandırmak için, sanki bu bilinen
bir bilimsel fenomenmiş gibi lafa girdim.
İnsan beyninde güçlü bir çağrışım mekanizmasi vardir aslinda (valla var). Sesler,
renkler, simgeler, kokular. Özellikle koku epey ilginçtir çünkü yüksek duyulardan
biri olmamasına rağmen beyindeki anıları çok süper şekilde tetikleme kudreti
vardir. Parfümün Dansı romanını bana doğumgünümde hediye ederek bu bilgiyi öğrenmemi
sağlayan eski bi dostuma da el sallıyorum burdan..
Ben çok iyi koku almam, zaten burnumdaki deviasyon yüzünden zor nefes alıyorum. Kokusu da
eksik kalsın. Burnunuz iyi koku almayınca askerde rahat ediyorsunuz o bir avantaj, ama
çağrışım konusunda kokulardan fayda görmüyorum.
Gerek de yok zaten, çünkü başka herşeyi kullanıyor benim beynim. Herşeyi. İsimler,
görüntüler, sesler, yazılar, renkler, kelimeler.
Herşeyin resmen bir hikayesi, meali var. Herşey bir hikayenin paragrafı gibi ve eğer
hikayenin bütününden nefret ediyorsanız ikide birde o paragraflardan biriyle karşılaşmak
da hoş olmuyor.
Hatırlattıkları yüzünden doğup büyüdüğüm kentin belli köşelerine gitmemek... eğer benim
gibi sadece İstanbul'da yaşayan biri değil de bu şehri iliklerinde hisseden biriyseniz,
çok kötü... İcra yoluyla evinden atılmak gibi birşey. Sokaklar, semtler gitgide eksiliyor,
çünkü hep başka anılara ait oluyorlar. Adım atmak istemiyorsunuz. Boş sayfa gibi sokaklar
bulmak istiyorsunuz. Burası benim şehrim, sokaklarında özgürce gezebilmek istiyorum. Hatıralar
o sokaklara ipotek koymamış olsun istiyorum.
Bir semtten nefret etmek kötü. Bir restoran zincirinden, bir araba markasından, bir tatil beldesinden
nefret etmek. Onlar olmadan yaşamaya çalışmak. Git gide daha az harften oluşan bir alfabeyle yazmaya
çalışmak gibi. Sürekli daha az sokağı olan bir şehre taşınmak gibi.
Bir de şu internet şeysi var. Ekmek teknem olan telekomunikasyon teknolojisi, kafanı yastığın altına
sokup dünyaya sünger çekme imkanı vermiyor. Çünkü lanet facebook'a bakmak zorundasın,
lanet twitter'a bakmak zorundasın (aslında kesinlikle değilsin fakat iraden zayıfsa pratikte
zorundaymışsın gibi oluyor). Battaniyeyi kafana çekmişken bile 4 x 6 santim gibi bir cep telefonu ekranında
öyle bir simge beliriyor ki onun yaptığı çağrışım bütün hayatını kaplıyor bir anda. Oysa yatak odamda battaniyemin altında güvende değil miydim?
Sonunda oturma odama bir akvaryum koyup onun içinde yaşayacağım sanırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder